Tesadüfler insanı nerelere alır götürür hiç belli olmaz. Zamanın Evliya Çelebisi olmayı hiç düşündünüz mü?.. Gerçi düşünmek yetmiyor, biraz da yaşamak lazım. Çünkü, kabuğumuzu kırıp içinde yaşadığımız toplumu, o toplumun insanlarını tanımak, bilmek, görmek ve ne haldedir, nasıldır, iyi midir, kötü müdür, hali keyfi ne durumdadır, dışardan gelen bir yabancıya nasıl bakıyor, elin adamını nasıl karşılıyor?.. Şüphesiz soruların ardı arkası kesilmez. Sürüp gider devam edersek.
Şabanözü köylerini geziyoruz. İlk önce tanıdık dost bir isim katıldı aramıza. Çankırı Nüfus Müdürü İlyas Haliloğlu. İlyas Haliloğlu’nu yakından tanıyanlar bilirler. Hep neşeli, şen şakrak, hep hayatın inceliklerini çabuk yakalayan, sürekli yanındakilerin dudaklarına gülümsemeyi oturtan ve bulunduğu mekânı, zamanı ve zemini hemen bu mihvere sokan sihirli bir yapısı vardır. Bu yapı ilk vardığı yerde de, ilk tanıdığı insanda da hemen gösterir. Hani diyorlar ya, “görür görmez canım kaynayıverdi” diye. Yenilerin deyimiyle “elektriklenme” olayı. Haliloğlu’da öyle. İlk karşılaştığı insanla hemen kaynaşan, hemen dostluk kurabilen, rahat davranışıyla insanları kendine bağlayan ve hiç yabancılık çekmediği gibi yabancılık da çektirmeyen bir yapı.
Bu özellikleriyle kendi köyü Karakoçaş’ı gezdirdi. Hem de ne olduğunu, nasıl olduğunu anlamadan. Zaman içinde varla yok arası bir zaman dilimi yaşayarak. Yani hiç mi hiç yabancılık çekmeden. Sanki hep o çevrede yaşamış, çocukluğunuz şu evlerin önünde geçmiş, şu derede koyun veya kuzu gütmüş, şurada tatlı çocukluk anılarını yaşamış, şurada falanın başından geçen şu olaya üzülmüş, falanın düğününde şöyle bir olay yaşamış ve herkesin dudaklarına gülücükler oturmuş, şurada şu olmuş, burada bu olmuş dercesine bütün köylüyle geçmişi bir bir hatıra süzgecinden geçirip zerre kadar yabancılık çekmeden, ama kendi anılarımıza da zaman zaman dönerek, o hava içerisinde, o havayı nefes nefes çekerek geçirmiştik zamanı..
Hem de ne geçiriş. Anadolu insanının misafirperverliğini hala nasıl yaşattığını görerek, gösterilerek, dışarıda nasıl sizinle görüşen insanların bile hanesine misafir olarak gittiğinizde ne kadar ince ve zarafetle karşıladığını, ne kadar sıcak kanlılıkla yakınlık gösterdiğini bizzat görerek ve yaşayarak mutluluk içerisinde, keyf alınarak yapılan bir geziydi.
Köyler, zaman süzgecinden geçiyor. Bir zamanı kapıyor, bir zamanı yaşıyor ve bir zamanı da yeni açıyor. İnsan bunu gezip görmeyince anlaması mümkün değil. Bir zamanların ahşap, kerpiç evlerini, betonarmeye uzanan yolda açıkça gördüğünüz gibi, prefabrik evlere geçen zamana gözleriniz görerek şahit oluyorsunuz.
Bir zamanlar köyün gelirini oluşturan tarlaların bomboş olduğunu, köy tabirince nasıl “kel tarlalara” dönüştüğünü görüyorsunuz. Bahçelerin eski yeşil yüzünü bile üzüntülü bakar gibi olduğunu düşünüyor üzülüyorsunuz. Bir zamanlar kınalı üzümlerin yetiştiği bağların, artık bir “fobi” olarak adlandırılarak o deyilden ilgilenildiğini öğreniyorsunuz. Kışın Ankaralarda, İstanbullarda kaloriferli dairelerinde yaşayan insanların bazılarının köyü yayla olarak kullanmak amacıyla yazın döndüğünü, köydeki evlerinin ikinci adres olarak belirlediğini tespit ediyorsunuz.
Köy ve şehir arasında mekik dokuyan, köydeki bağını tamamen koparmamış, hala oranın havasını ziyadesiyle teneffüs edenlerin olduğunu görerek seviniyorsunuz. Şehir hayatını ve şehir konforunun köylere doğru taşındığını, gelenek ve göreneklerin bu görgü kuralları ile nasıl kaynaştırıldığını, bir kültür geçişinin nasıl yaşandığını hayranlıkla izliyorsunuz.
Köyü bırakıp gidenlerin durumlarının çok iyi düşünüldüğünü, ama buna rağmen köydeki yaşanan hayatın da hiçbir şeye değişilmeden yaşandığını, en azından yaşanmaya çalışıldığını, buradaki hayatın daha özgür ve rahat algılandığını görerek anlamaya çalışıyorsunuz. Tabi ne kadar algılayabilirsiniz, o da size kalmış.